Levent Uysal, ‘5.0 Önde Başlamak’ kitabını anlattı

Gelecekle ilgili düşünceler, hayaller, ütopik ya da distopikyorumlar tarih boyunca hepimizin aklını kurcalayan sorular. Dünün ve bugünün gelişmelerine bakıp yarınları yorumlamak& ; insanoğlunun gelişim süresince en çok dert edindiği meselelerden. Nişantaşı Üniversitesi’nin kurucusu Dr. Levent Uysal bu soruların ışığında kaleme aldığı “5.0 Önde Başlamak” kitabında gelecekle ilgili düşüncelerimizi masaya yatırıyor. Eğitimci yönüyle gençlerin ve öğrenme süreçlerinin ilerleyen yıllarda nasıl gelişeceğine dair fikirlerini ön plana çıkaran Levent Uysal’la kitabını ve yarının dünyasını konuştuk;

Öncelikle böylesi bir kitabı yazmak için sizi harekete geçiren neydi? Gelecek düşüncesi ile ilgili bir tasavvurda bulunma fikri ilk nasıl doğdu? Kitabın ortaya çıkış hikayesini sizden dinleyebilir miyiz…

Gelecek; üzerine daha fazla konuşmamız gereken bir olgu. Üstelik geleceği sağlam bir felsefeye oturtmak gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple yazıya dökmek istedim. Gelecekle ilgili yaptığımız tahminlerde zamansallıkta bir problem yaşıyoruz. Yıllarca sonra olacak bir şeyi bazen yarın olacakmış gibi algılıyoruz. Bu kitapta geleceği biraz daha aydınlatmak ve görselleştirmek istedim.& ; Algoritmalar çok hızlı ilerliyor, robotik teknolojiler ve yapay zeka gelişiyor. Mesela sensör teknolojilerinde çok ilerideyiz. Bu tip ayrımları yapmak istedim açıkçası. Geleceğin şu anki konumunu ortaya koymak istedim. Zaten konuştuğum, düşündüğüm hem kendi eğitim kurumumuzda hem de diğer girişimlerimizde, gelecek en çok vurguladığımız konu. Geleceği konuşmadan ne yapılabilir ki? Gelecekle ilgili bu kitabı yazmamın temel sebebi budur.

Bununla birlikte, bu coğrafyada da geleceği konuşmanın, tasarlamanın önemi mühim. Örneğin, gelecekle ilgili temel bir yargımız var. Sanki gelecek yekpare bir biçimde bütün her yere aynı şekilde gelecek diye. Hayırbu şekilde gelmeyecek. Nasıl ki 2021 yılında ülkelerin teknolojik ve sosyolojik düzeyi birbirinin aynı değilse gelecekte de bu böyle olacak.& ; Ülkeler ve toplumlar arasında farklılıklar mutlaka olacak. Ülkemizin de gelecekte yer alması açısından geleceği konuşmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Peki bugünden bakıp geleceği nasıl ön görebiliriz?

Geleceği anlayabilmek için geçmişe bakmak gerekiyor. Değil bugün, geçmişe dahi gitmeliyiz. Fütürizm felsefesi öyle öngörür biliyorsunuz. Bir şekilde gelecek ile geçmişi karşılaştırmak istedim. Fütürizm aslında bir sanat ve edebiyat akımıdır, hayatı böylesine kavrayan alanlardan doğmuştur. Bu nedenle kitapta kendi hayatımdan örnekler de var. Özetle, geleceği tanımlarken, geçmişten de doğan felsefi bir temel üzerine oturtmaya çalıştım.

“SADECE ELON MUSK DEĞİL ATATÜRK DE BÜYÜK BİR FÜTÜRİST”

Dünyada fütüristler yalnızca teknoloji dünyasından değil, sadece Elon Musk’lar değil, Atatürk de en büyük fütüristlerden.& ; Edebiyat dünyasında ve felsefede geleceği yazan harika isimler var. Biraz da onları anmak istedim. Fütürizm dar bir çerçeveye takılıp kalmasın diye.

Son yıllarda distopik dizi, film ve romanların da etkisiyle neredeyse tüm dünyada geleceğe dair kaygı oluştu. Bir nevi post-apocaliptik (kıyamet sonrası) bir dönemdeymişiz gibi dünyanın sonunu getiren birçok yorum var. Sizce geleceğe dair hangi nedenlerle umutlu olmalıyız?

Bu sorunun cevabını şöyle vermek mümkün. İnsan doğası itibariyle temel dürtüsü ölümden kaçma olduğu için aslında ölümü çok düşünür. Biz ona şöyle deriz; insan ölüm bilincine sahip tek varlıktır. Tıp teknolojileriyle, iyi bakımla ortalama insan ömrü her ne kadar 70’li yaşlara kadar uzatılsa bile bir şeyin b her daim geleceğin ne kadar korkutucu olabileceğine dair çokça fazla yönlendirme başı ve sonu olduğunu bilen insan gelecekle ilgili çok düşünür ve riskleri bertaraf edebilmek için de aslında olası bütün kötümser senaryoları ortaya döker. Ben gelecekçilik kavramını tanımlarken de olumsuz senaryoların etkisini çok fazla görüyorum. Dikkat edin televizyonlarda yorum yapanlar, gazetelerde yazanlar, köşe yazarları, fikir insanları yapıyor.

“GELECEKTEN KORKMAK DOĞRU DEĞİL”

Gelecek sadece distopik gelmeyebilir, aynı zamanda ütopik de gelebilir. Ütopya gerçek hayatta olmayacak kadar ideal ve sıra dışı bir toplum modelini ifade eder. Distopya ise ütopyanın aksine baskıcı, gözetim içerisinde, katılımcıların etkileşiminin olmadığı bir toplum modelidir.& ; Bugün gelecekle ilgili yorum yapan insanların çokça distopik kavramlarla düşündüğünü görüyoruz. Peki acaba algoritmik, robotik, otomasyonlu toplumun geleceği ütopik mi, distopik mi olacak diye soru soralım. Açıkçası dünyada pek çok farklı gelişim var.& ; Mesela Çin’e baktığınız zaman dünyanın en büyük dijital toplumu olmuş durumda. Özellikle salgından sonra daha fazla gördük ki, herkes her yerde izleniyor. Çin’li bilim insanları insanların yüzlerini çok uzak mesafeden görebilen kamera geliştirdiklerini duyurdular geçen haftalarda. Yeni teknolojilerin yapay zeka, yüz tanıma, gerçek zamanlı takip ile birlikte insanın& ; ne kadar fazla gözetim altına alınabileceğini düşünün. Distopik bir bakış açısıyla, baskıcı yönetimlerin başa geçeceği bir gelecek tahmininde bulunabiliriz. Diğer yandan, söz konusu gelişmelerin insanlık için daha güvenlik içerisinde ve daha huzurlu, birbiriyle iletişim halinde oldukları bir toplum modeli tahmininde de bulunabiliriz. Teknoloji ve geleceğe karşı bizim bakışımız onu pozitif ya da negatif yapar. Dolayısıyla insana düşen görev büyük.

“BUGÜN NEYSE GELECEKTE DE O OLACAK”

Bugün neyse gelecekte de o olacak aslında. Gelecek teknolojilerinin içerisinde de insanın bugünkü özü olacak. Biz iyi olduğumuzu düşünüyorsak her şey iyi olacak; kötü olduğumuzu düşünüyorsak her şeyin kötü olma ihtimali çok daha fazla olacak. Teknolojideki heyecan verici gelişmeler ışığında her şeyin çok daha güzel olabileceğini, insanların hayatlarının kolaylaşabileceğini, bütün makine öğrenme biçimlerinin belki insanı daha fazla sosyal hayata yaklaştırıp bunu teknoloji aracılığıyla yaparak çok daha huzurlu bir hayatın mümkün olabileceğini düşünüyorum. En azından böyle bir ihtimalin varlığını kabul etmek lazım. Kitapta da teknoloji aracılığıyla gelişimden çokça söz ediyoruz.

Özellikle yeni yetişen gençlerin geleceğe bakışında bir karamsarlık sezinliyoruz. Gençleri yarınlara taşıyan neler olmalı?

Gençleri geleceğe taşıyan sorgulayan bakış açısı olacak. Ellerinde olanla yetinmeyerek, sorgulayarak, teknolojiyi en iyi şekilde hayatlarına yansıtarak, hayal ederek, harekete geçerek başarabilirler. En ciddi tartışma konularından biri gelecekle ilgili insanların işsiz kalacak meselesi. Bu sürecin içerisinde 4.0’ı yaşıyoruz hatta 5.0 ütopyasını söz konusu ediyoruz. Ben de kitapta 5.0 kavramıyla yazmaya çalıştım.& ; Toplum, insan, teknoloji; 5.0 fakat yaşam 1.0 diye. Dolayısıyla gençler, işsiz kalacaklarına dair bir karamsarlık yerine ve kalıplar üzerinden düşünmek yerine zamanın etkin bir parçası olarak, değer yaratmaya çalışmalılar.& ; & ; & ;

“GELECEK ÜTOPİK Mİ, DİSTOPİK Mİ BİLMİYORUZ AMA DİJİTAL OLACAĞI KESİN”

Bizim 4.0 kavramında bile gördüğümüz şey şu; sanayi devriminden endüstri devrimine geçilirken dünyada var olan tüm istihdam alanlarının belki yüzde 90’ı kayboldu.& ; Bu dünyada dijitallik, teknoloji ve toplum yapısı sonsuz bir döngü gibi duruyor.& ; Bir takım işler kayboluyor ve yerine ikameleri geliyor.& ; O zaman insanlar işsiz mi kaldı? Hayır, insanlar yeni iş alanlarında çalışmaya devam ettiler.& ; Geçmişe baktığımızda olan şeyin 4.0’da da, 5.0’da da, 6.0’da da tekrarlanacağını görüyoruz. Tabii ki gittikçe işin içine teknoloji, robotik otomasyon gibi birçok faktör giriyor ama insanın kendine özgü sezgisel bir yaratıcılığı var ve bunun ikame edilme şansı yok.& ;

Gelecek ütopik mi, distopik mi buna insanlar karar verecek ama dijital olacağı kesin. Gençlere şunu anlatmak gerekiyor; kitap, film, oyun, sosyal temaslar, teşhis, tahlil gibi birçok konuda dijitalleştiğimizi görüyoruz. Bu zaman kavramı bizim için kullanılabilir& ; ve farklı deneyimlere de kapı açan bir yol.& ; Bugün dijitalleştirilemeyecek unsurların üretimi kayıt altına alınıyor, dijital ortamlarda her şey optimize ediliyor. Yeni dijital dünyalar kurdu insanlar ve bunlar yeni hayal gücü araçları. Oyun dünyasının tümü bir takım ikinci evrenler içeriyor. Artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik, harmanlanmış gerçeklik bu. Çözümler yaygınlaşıyor, kullanım alanları genişliyor. Turizm, sağlık, endüstri, enerji, eğlence, haber alma gibi unsurlarda hep yeni durumlar ortaya çıkıyor. Bunun heyecan verici olduğunu da düşünmek lazım. Gençlerin burada korkmasına neden olacak şeyleri ortaya atmaktan daha çok, gençler bu paylaşımın ve üretimin içerisinde yer alabilir mi onları o konuda motive etmek gerekiyor.& ; Tabii ki sağduyu olacak, sessiz çoğunluğa dikkat edeceğiz, nesiller bilinçlendirilecek, değerlerin eğitimi anlamında kapılar açılacak. Bütün bu meselelerde harika olabilecek unsurları göz önünde bulundurmamız gerekiyor doğrusu.

Teknolojinin hayatımızda bu kadar büyük alan kaplaması geleceğe dair her şeyin teknolojiye adapte olacağı fikrini yarattı ve bunun karşıtı olarak ise doğal olanı korumayla ilgili bir reaksiyon gözlemliyoruz. Teknoloji ve iyimserliği bir arada tutabilir miyiz. Dijitalleşme bağlamında insanın doğal ve iyimser yönü nasıl bir karşıtlık sunuyor?

İnsanın doğası meselesini biraz açmak gerekiyor. İnsanın özünü ne yerde ne de gökte aramalıyız. İnsanı bencillikte yargılamak ya da doğasında şiddet olduğunu, üretmeden tükettiğini, fırsat eşitsizliği karşısında insanın çok adaletsiz davrandığını söylemek& ; biraz kötücül olabiliyor. Çünkü dünyada bunun karşısında pek çok mekanizma, insan ve toplum yapısı görebiliyoruz. Biraz gördüğümüz kötü örnekleri alıp büyütme eğiliminde olduğumuzu da düşünüyorum. Önemli olan sistemdir. Sistemler insanı şekillendiriyor. Kurulu bir düzenin bütün korkutmalarının ve dayatmalarının yanı sıra bir sonraki günün hasadını, geleceğini& ; koruyan kollayan bir insan açıkçası sistemde ayakta kalabilmek için bazı motivasyonlarla hareket ediyor ki bu son derece normal. Ben tam olarak emin değilim insanın doğasının iyimser olabileceğine ama eğer iyimserlik olursa herhalde ütopya düşüncesinde insanı merkeze yerleştirip onun özüne en yakın bir yaşam kurmak ve yozlaşmasından arındıracak doğru bir sistem kurmakla mümkün olabilir.& ;& ;

Eğitim ile ilgili yeni trendler ve eğitim teknolojileri gelenekselleşmiş öğrenim süreçlerini hızla başka bir forma taşımaya başlıyor. Eğitimci yönünüzü de göz önünde bulundurarak ilerleyen yıllarda nasıl bir eğitim tarzı bizleri bekliyor?

Bu soru doğrusu çok önemli. Gelişmek için ne yapacağız ve elimizde ne var? Geleceği kurmak için ne yapmamız gerektiği meselesinde eğitim elimizdeki tek biçim. Eğitim sistemi bugün bireyleri gözetmiyor, aktif ve efektif öğrenmeyi desteklemiyor, doğru ölçüm araçları geliştirmekte çok zorlanıyor.& ; Değişen dünyaya ve sosyal yapıya ayak uyduramıyor. En önemlisi, geleceğin ihtiyaçlarına cevap veren bireyler yetiştiremiyor. Eğitimin amacı nedir; özgür düşünen, katılımcı, yaratıcılığı had safhada olan bireyler yetiştirmek. Eğitim yolu yordamı öğretir. Birey ve kolektif hafıza her şeyi bunun üzerine kurar. İşte bu anlamda geleceğin eğitim mimarisini oluşturmayı amaçlamak ilk adım olmalı.

“GELECEĞİN İHTİYAÇLARINI ÖNGÖREN BİR SİSTEM KURMAK LAZIM”

Geleceği üretecek ve yönetecek bireyler yetiştirmek için dünden aldığımız öğretilerle geleceği kurgulayan eğitim vizyonları oluşturulmalı. Eğitim kurumlarını ve sistemin tek derdi gibi görünen okur yazar sayısını artırmak ya da sınavlardan iyi not alıp çeşitli ana sınavları kazanan ve bu şekilde meslek edinen, birey yetiştirme meselesinden uzak durup; çok uzun vadeli tanımlamalar yapıp, geleceğin ihtiyaçlarını öngörerek buna göre davranmak lazım. Aslında geleceğin eğitim sistemini kurmak sadece bizim meselemiz değil dünyadaki pek çok ülkenin de bu alanda eğitim sistemlerini reformize edip hatta tekrar formülize ettiklerini biliyoruz. Bu durumda eğitim, toplum, yaşam, insan 5.0 kavramları çok önemli oluyor. Bunlar teknolojik gücü doğru yönetecek akıllı toplum felsefesine ulaşmanın anahtarları gibi görünüyor.& ; Geleceğin toplumunu yaratmanın temelini oluşturan kişiselleştirilmiş eğitim ve eleştirel düşünme, problem çözme, veri toplama, öğrenci katılımlı müfredat, proje bazlı öğrenme ve daha önemlisi teknoloji ile eğitim birlikteliğini eğitim sisteminin temeline& ; yerleştirmek lazım. Öğrenim esnekliği, kültürel zeka geliştirmek, eleştirel düşünme ve beceri çok çok önemli. Tüm bunları kitapta anlatıyoruz.

90’lı yıllarda ideolojilerin etkisinin zayıflaması ile birlikte Fukuyama gibi düşünürler tarihin sonunun geldiği fikrini ortaya atmıştı. Baudrillard ise çağımız için simülasyon kavramını geliştirdi ve çok ses getirdi. Siz tarih ve günümüz karşısında insanın geleceğini nasıl yorumluyorsunuz?

Günümüzün biyoteknik ve genetik gelişmeleri insanın doğası ile ilgili birçok tartışmayı beraberinde getiriyor ama arka tarafta felsefik ve siyasal sonuçları da ele almak gerekiyor. Ünlü iletişim kuramcısı JurgenHabermas’ın “İnsan Doğasının Geleceği” adlı bir kitabı var.& ; Orada insanın tasarımcısının yine insan olduğu özellikle insanın kendi geliştirdiği teknolojilerle kendini yeniden yarattığı konusunda çok enteresan felsefi bir bakışı var. İnsanın yaşam kalitesini arttırıcı biyolojik ve genetik gelişmelerin karşısında olmayıp bu gelişmelerin felsefi ve etik açıdan ele alınması gerektiğini savunuyor Habermas. Eğer bu gerçekleşirse& ; bilim-felsefe ilişkisine yeni ve derin bir boyut katmanın mümkün olduğunu insanı yakın gelecekte bekleyenler karşısında çok daha uyanık olabileceğini ifade eden bir seçim mimarisi ortaya koyuyor.

Gelecekle ilgili beni düşündüren distopik unsur gözetim toplumu meselesi. Dünyayla ilgili ütopik düşünceler hayal etsem de doğrusu insanların bir şekilde gözetim gücüne ve iktidara meyletmesi bence insanın en korkunç tarafı. O yüzden Jeremy Bentham’ın tarif ettiği ‘panoptikon’ yani insanın gözlemlenebilir olduğu modeli, belki de insanın kendi kendini gözlemlediği bir model olarak yaratmalıyız.& ;

Son olarak bir eğitimci kimliğinizle gelecek rüyanızı bizimle paylaşır mısınız…

Aslında eğitimci olmanın kendisi çok büyük bir rüya. Hayallere daldığınız bazen çokça uyandığınız ama her halükarda tekrardan başlama enerjisini genç dimağlarda bulduğunuz özel bir hayal. Düşünün tüm dünya hızla artan bir ivmenin değişimi içerisindeyken eğitim sistemi tüm dünyada yüzlerce yıldır bir reforma uğramadı. Hala sanayi devriminden kalma bazı eğitim kodlarını kullandığımızı görüyoruz. Yalnızca yıllar içerisinde hatalı şekillere, sorunlu önermelere evrilen minik değişimleri görüyoruz o kadar. Sistem insanların öğrenme biçimleri anlamadan oluşturulmuş bir gariplik aslında. Çocuklarımıza okullara başlayana dek hayal güçlerini genişlet, resimler çiz, şarkılar söyle, oyunlar oyna, sosyalleş diyoruz sonra okula başlıyorlar tahta ve öğretmene dönmüş bir sırada oturuyorlar, kurşun kalemle sayısız düz çizgiler çizmeleri için onlara görevler veriyoruz. “Öğretmeni dinle, çok konuşma, sessiz ol!” diyoruz. Bu çok yanlış. Sonra bu simsiyah çizgiler için onları alkışlayıp, puanlar veriyoruz. Bu çocuklar nasıl başarılı olabilirler. Doğdukları andan itibaren sen farklısın, önemlisin dediğimiz çocuğumuzdan bir anda diğerleri gibi olmasını bekliyoruz. Ona kendi özgün değerini bulmasına yardım etmek yerine Mehmet’ten Ayşe’den daha iyi olmalısın yoksa kazanamazsın diyoruz. Ben bunu kabul etmiyorum. Benim hayalim bunu değiştirebilmek. Geleceğin dünyasına değer katmak için çalışmamız gerektiğini biliyoruz ama geleceğin insanı olan çocuklarımızla geleceği tanıştırmayı denemiyoruz. Üretsin, projeler içerisinde yer alsın, deneyimlesin, hayal kursun, tasarlasın.

Çocuklarımızın tek derdinin klasik slaytlarla anlatılan derslerin çok ötesinde ilköğretimde çarpım tablosu ezberletmek olduğunu hiçbirimiz düşünmüyoruz herhalde. Bütün hayalim bu sistemin felsefi olarak değişimine bir katkıda bulunmak. Eğitimci hayalim olarak böyle bir vizyondaki eğitim anlayışına öncülük etmek isterdim ve buna çabalıyorum.

HABERLER.COM

https://www.haberler.com/amp/levent-uysal-5-0-onde-baslamak-kitabini-anlatti-14005340-haberi/